Sürüden Ayrılanları Kurtlar Yer!?!

Kurtlara nasıl yem oluyordu kuzular? Bir çoban ve çoban köpeğinin başında olduğu sürüyü biraz daha genişletip, dünyadaki toplumlar üzerinde göstermeye çalışalım. Gerçekten de sürüden ayrılan mı yem oluyor kurtlara? Yoksa guruplar halinde olanların birbiriyle giderek daha çok aynılaşması ile toplumdan topluluklara dönüşenler mi meze yapıyor onları medya, siyaset, ekonomi sofralarına? Ya da kurtların ve çobanların onları sürüye, kitleye dönüştürme gizli amacına farkında olmadan mı kapılıyorlar? Kurt kim? Süreden farklı biri mi ya da sürünün giderek aynılaşması, büyümesi ile iktidara oturan kendisi mi? Sorunun yanıtı benden değil, ama yanıtı için farklı bir kaç bakış aşağıda. Belki size de "kendinize özel" yanıtı aratır bu yazı sonunda…

İletişim Sosyolojisi'nin çok önemli ekollerinden Frankfurt Okulu ile tanıştığımda, Frankfurt Okulunda Sanat ve Toplum’ un baskısını bulamayıp, fotokopisini elime aldığımda sene 2002’ydi. Yasama, yürütme ve yargıdan oluşan kuvvetlere, medyanın 4. bir kuvvet olarak eklendiğinden, kitle iletişim araçları, medya yoluyla insanların etkilendiğinden bahsediliyordu. Eleştirel dediğimiz geleneğe dâhil olan Frankfurt Okulu ise bu etkiyi kabul ediyor ancak; etkinin olumsuz yönde olduğunu söylüyordu. Kültürün bir pazar malzemesi haline geleceğini ve yerel kültürlerin “ürünleştirilerek” yok edileceğini anlatıyorlardı. Haliyle de endüstrileşen ve tüketilmeye başlanan kültür öğeleri pazarda bir tüketim maddesi olacak, sürekli yeni bir üretim olacak ve kültürün bu hale gelişi; sanatın giderek metalaşması, kültürün yozlaşması ve nihayetinde kültürün kendine özgülüğü anlamında birçok şeyin yitirilmesine yol açacaktı. Ben okurken de örnekleri artmaya başlamış olsa da belki de hızla yitirmeye başlamadığımızdan “bu kadarı olamaz” diye düşünüyordum. Bugün aynı dönem çocukları olan dostlarımla günümüz sanatçısından, ürettiklerinden yakınırken aslında ne demek istediklerini daha net anlıyor hale geldim. Ortaokul sıralarında İngilizce Öğretmenim, Brezilya dizileri için “Bunlar uzun süre Amerika’da toplumu aynılaştırmak, tepkisizleştirmek, asıl meselelerle ilgilenmemeleri için oyalamak için yapılıyor.” dediğinde, bu diziler bizim ülkemize yeni yeni giriş yapıyorlardı. Ve 2021de bu satırları yazarken, her gün farklı kanallarda dönen birbirinin aynı dizilerle kanallar dopdolu. Her biri, bugün yaşanan ve mahallere, toplumun içine indiğinizdeki kaygılardan, gerçeklerden çok uzak hayatlarda dönen hikayeler. Birer “sanat ürünü” olduklarını kabul edersek, “sanat toplum için midir; yoksa sanat sanat için midir?” tartışmasında yer bulabilirler mi, bu da başka bir yazının sonlanmayan bir tartışma konusu olabilir diyerek kitleye devam edelim.

Kitle, sosyolojik anlamda, belli bir uyarıya yönelik geçici ve yüzeysel bağları bulunan topluluğu anlatırken; siyasal anlamda, siyasal eylemlerle bağlantısı olan bir kavram olarak kullanılır ve kendi kimlikleri dışında başka kimlikleri arayanlar tavrını temsil eder. Ulusları, milliyetleri, cinsiyetleri bir araya getiren rastgele bütünler olarak kategorik ve herhangi bir şekilde bir araya gelmiş kişilerin farklı davranış sergilemesi açısından psikolojik anlam taşır. Kitle; herkes gibi olmayı isteyen, herkes gibi hisseden ve herkes gibi olmaktan mutlu olan herkestir ve bu ağırlıkla medya yoluyla gerçekleşir. Bu noktada biraz iktidar meselesine girmek isterseniz, Nietzsche ve Gasset’ in görüşlerine bakabilir, kitlelerin kaybedecek bir şeyleri kalmadığında iktidara yürüdüklerine ve kitlenin neden iktidar sorumluluğu taşımayacaklarına dair düşüncelerini inceleyebilirsiniz. Özetle, sürüleşen topluluklar olan kitle, bir çobana gereksinim duyuyor ve çobanını ilah gibi görüyor…

Kitle Toplumu(Mass Society) kavramı hayatımıza, 1830’larda Amerika Birleşik Devletleri’ni dolaşmaya çıkan Fransız aristokrat Alexis de Tocqueville ile girmeye başladı. Amerika’da insanların fikirlerinin ve değerlerinin benzerliğinden etkilenerek, böylesi bir toplumun “çoğunluğun tiranlığı” olarak adlandırdığı, kitle ya da sürü zihniyetinin kurbanı olabileceği doğrultusunda bir tahminde bulunmuştur. Kendinden sonraki tüm toplum kuramları tarihi boyunca ses getirmeye devam eden Tocqueville’in klasik kitle toplumu açıklaması şu şekildedir: “… sayılması olanaksız bir insan kalabalığı, hepsi eşit ve birbirine benzer olan bu insanlar, sürekli yaşamlarını besledikleri küçük ve önemsiz zevkler elde etmeye çalışıyorlar. Her biri -ayrı yaşayarak- geri kalan herkesin kaderine yabancı. İnsanlığın bütünü onlar için çocukları ve özel arkadaşlarından ibaret. Geri kalan yurttaşlara gelince, onlara yakın, ama onları görmüyor; onlara dokunuyor, ama onları hissetmiyor.”

Başka bir kitle tanımı ise, sanırım tanıdık gelecektir, kitlesel histeri. İnsanların geniş gruplar halinde, benzer ve çoğu kez duygusal davranışlar sergilediği psiko-sosyal bir fenomendir. Kitlenin siyasal eylemlerle bağlantısı, maçlarda birden ortaya çıkan ve çok sayıda insanın içine karıştığı şiddet eylemleri gibi bu örneklerine bakarken, Gustave Le Bon’un psikolojik boyuttaki kitle değerlendirmesi faydalı olacaktır. Kum tanelerine benzettiği kitlelerin, kendilerine özgü bir ruh halinin var olduğunu söylüyor Le Bon. Rüzgâr nereye eserse oraya savrulan bu kum tanecikleri, kalabalık içinde kişilik üstü bir varlık oluşturarak kişiliklerini kaybediyor ve topluluk içerisinde eriyorlar. Bu kişilik üstü ortak ruhun; farklı bireylerden oluşsa da bireyselliklerin erimesi ve herkesin birbirine benzemesi anlamında bir homojenlik, heyecanlı ve mantığını kullanmayan bireylerden oluşması ile heyecanlı ve duygusal, tek başına yapmayı düşünmedikleri birçok çarpık düşünceyi hayata geçirebilmeleri nedeni ile çok rahat hareket edebilir hale gelmelerinden düşünce çarpıklığı özelliklerini barındırdığını ifade ediyor.


Frankfurt Okulu’na geri dönelim. Kitle için en önemli kavramlardan biri, yukarıda da değindiğimiz gibi “Kültür Endüstrisi” olabilir. Kültür endüstrisi kavramı, “kitle kültürü” yerine kullanılarak; var olan kültürün oluşmasında kitlelerin neredeyse olmayan katkısına ve kültürün bütünün parçalarını kendi içinde bulmasına ama, bütünün şartları ile bulunmasına ikna aracı olmasına vurgu yapar. Frankfurt Okulu’nun en çok ilgilendiği konulardan biri de, kültürel fenomenlerin, bütünü oluşturan diğer alanlarla hangi koşullarla ilişki kurdukları ve bütün tarafından nasıl belirlendikleri sorunudur. Adorno için, Astroloji dâhi, kültür endüstrisinin bir ürünüdür. Bu sihirli otoritelerin mutluluk için tavsiyeleri; bastırılmış istek ve gereksinimleri atlayarak, mesleki konumun, toplumsal hiyerarşinin, aile yaşamının değişmezliğini kabul eder. Astroloji için “akılsallık”, özel çıkarları verili toplumsal yapıyla uyumlu hale getirmektir. Bireyciliği destekler gibi görünürken, diğer tarafta bağımlılığı, statükoya, iş ahlakına uyumlu olmayı önerir.


Kültür endüstrisi gerçek bir kültür değil, kendiliğindenliği olmayan, şeyleşmiş bir kültür üretmektedir. Sanat adını taşıyan ne varsa tamamının, kitle kültürünün ortamı içerisinde açıkça görülmeyen mesajı ile, gerçeklik ile uyuşmayı ve yaşama yeniden biçim vermekten geri durmayı telkin ettiğini söylerler. Sistem tüketiciyi hiçbir zaman bir takım kuşkulara ya da muhalefete yönelecek kadar yalnız bırakmamaktadır. Adorno ve Horkheimer’in bu bakışla yaptıkları, “aşağı sanat” a karşı seçkinci bir aşağılama değil; kitle kültürü deneyimini halis estetik deneyimden ayırmaktır. Bunun yolu eğlence, zevk gibi kavramları sanatla gerçekleşenden ayırmakla gerçekleşir.

Kültürün endüstrileşmesi, endüstri toplumu içerisindeki insanın da herhangi bir nesne haline gelmesi, şeyleşmesi sonucunu doğurmuştur. Sistemin genel bütünselliğinde, bireyin varlığını idame ettirmek için onun emeğini, aklını ve varlığını kiraladığı işi dışında; onun sisteme yabancılaşmasını engelleyen, uyumunu sürekli kılan bir işlev görmektedir kültür endüstrisi. İş dışı edinimler artık, iştekinden farklı yöntem ve araçlarla düzenlenmiş olmasına rağmen işteki yaşamın bir uzantısı hale gelmiştir. Eğlence de işin bir uzantısıdır ve işin daha sonra, daha iyi bir şekilde gerçekleşmesi için verilen bir aradan ibarettir. Bu tekelci dönemde tüm kitle kültürü özdeştir. Tekelin gizlenmesine de gerek kalmamıştır, çünkü şiddeti açığa çıktıkça gücü artmaktadır. Sinema ve radyo da artık sanat olma iddiasında değildir. İş dünyasının birer parçası oldukları gerçeği, ürettiklerini onaylayan bir ideolojiye dönüşmüştür.

Teknolojiden sanata, bilimsel çalışmalardan siyasete, sanayi devriminden siyasal iktidarlara, düşüncelere değin birçok konuyu kültür endüstrisi, kitle açısından ele alan Frankfurt Okulu’na göre düzen, bedenleri serbest bırakır ve ruhlara saldırır. Artık düzen “benim gibi düşün ya da yok ol” demek yerine, “benim gibi düşünmemekte serbestsin. Yaşamını ve tüm sana ait olanları koruyabilirsin. Ancak o andan itibaren aramızda bir yabancısın” demektedir. Ve bana sorarsanız geldiğimiz noktada işin acı yanı, bunu “birey” gibi görünmeye çalışan kum tanecikleri ağzından dile getirir hale gelmiş olmasındadır.

Günümüzde "yabancı" olmanız için gerekenler listesini bir düşünün. Artık dalalet ile suçlanan astronom, fizikçi, mühendis, filozof ve matematikçi Galileo, çiftçilik yerine kütle çekimi, diferansiyel, integral hesaplamalarına ve gökyüzüne ilgi duyan Newton, 47 yıllık hayatının büyük bölümünü fiziksel rahatsızlığı nedeniyle yatağında geçirmesine rağmen dünyaya 143 adet resim bırakan devrimci Frida Kahlo, yoksulluk ve ebeveynleri ile geçen zorlu hayattan sinema sahnesinin yıldızı olarak belki kendi pek gülememiş iken dünyayı gülümseten Charlie Chaplin, 57 yıllık hayatına bir ulusun kurtuluşunu modern bir devletin kuruluşunu ve derin bir felsefeyi sığdıran Mustafa Kemal Atatürk olmanıza gerek yok. Artık otobüste kitap okumanız “farklı", "yabancı" olarak yaftalanmanız için yeterli.

Ne yapmak mı gerek? Kitle toplumuna neresinden baktığınıza göre değişir ama, bana sorarsanız; Theodore John Kaczynski, nâm-ı diğer Unabomber gibi bir manifesto yazıp, zalimlikle doğruluğunu kanıtlamaya çalışmak değil ama; her zaman ve her kanaldan önümüze sunulanı biraz sorgulamaya başlamak, sürüyü reddetmek yerine en azından renklenmesi için kendimizden başlayarak çalışmak kendimiz için küçük ama giderek aynılaşan ve renksizleşen dünya için büyük bir adım olabilir. Belki de içinde yaşadığımız dünyayı yeniden kısacık hayatlarına kocaman eserleri, çığır açan bilimsel çalışmaları, tek bir bestede tüm duyguları coşkuyla yaşatan eserleri, kütüphaneler dolusu kitabı okuyarak ve dünyayı gerçekten görerek oluşturulan felsefeleri ve daha nicelerini yaratanların dünyalarına dönüştürmeye başlayabiliriz. Endüstri devrimi, sanayileşme, yeni teknolojik dünya tek düzeliğe ve sığlığa neden olacak gelişmeler olamaz. Arkalarında sakladıkları, getirdikleri ve bizim kaçırdığımız daha renkli, daha dolu, daha farklı bir hayat olmalı. Kitleler haline dönüşerek her bir insanın tekliğinden, biricikliğinden yoksun tutsakları olmadığımız, onları araç olarak kullandığımız…


#sosyoloji #iletişimsosyolojisi #FrakfurtOkulundaSanatveToplum #kitle #kitlekültürü


Kaynakça:

Gordon Marshall, 1999, Sosyoloji Sözlüğü, Bilim ve Sanat Yayınları

Bryan S.Turner, 2000, Sosyoloji Sözlüğü, Pinhan Yayıncılık

Besim F. Dellaloğlu, 1995, Frankfurt Okulunda Sanat ve Toplum, Bağlam Yayınları

Görseller, Google görsellerden alınmıştır.



159 views2 comments

Recent Posts

See All