“Bir değişiklik olsun dedik…”

Gordon Marshall, Sosyoloji Sözlüğü’ndeki tanımına göre iç göç ( internal migration); Ulus devletlerin sınırları içinde, emeğin ekonomide büyüme kutbunu oluşturan bölgelere doğru göç etmesini karşılayan nüfus hareketleridir. İç göç, yaşam koşullarını iyileştirme motivasyonu ile kırsaldan ekonomik kutup bölgelerine göçle kalmamış, farklı ihtiyaç dinamikleri ile ama yine yaşam koşullarını iyileştirme temel motivasyonu ile büyük şehirden kırsala göç sürece ilave olmuştur.


Buradan hareketle, iç göçün akım yönlerini köyden kente; kentten kente; köyden köye ve kentten köye olarak sıralayabiliyoruz. Bu akımların gerçekleşmesini, hareketi sağlayan güçleri ise; itici güçler, çekici güçler, iletici güçler olarak sınıflandırıyoruz. Köydeki eğitim, sağlık, ekonomik vb şartların yetersizliği itici güçlerden sayılabilir. Aynı şekilde günümüzde popüler tersine harekette de şehir hayatının karmaşası, sağlıklı gıdaya erişim, hatta hava kirliliği gibi sağlık ve stres faktörleri itici güçlerdendir. Hatta bugün büyük şehirlerde, devlet okullarının değişen eğitim ‘kalitesi’ ve nüfustaki yoğunlaşma, ebeveynlerin çocuklarını özel okullarda okutma zorunluluğunda hissetmesi de aileler için, çocuklarına iyi bir devlet okulunda eğitim aldırabilmek motivasyonu ile taşraya taşınmanın itici gücü olarak karşımıza çıkabiliyor. Aynı itici güçler, insanların yoksun oldukları koşullar; şehir ve/veya köydeki varlıkları nedeni ile de çekici güçler olarak karşımıza çıkar. İnsanların ulaşım olanaklarındaki artış, sosyal medyanın da hayatımızda aldığı yerle kitle iletişim araçları sayesinde köye ya da şehre yerleşmişlerin hayatlarına ilişkin aldığımız pozitif geri bildirim ve haberler ise iletici güçlerdir. Toplumsal yapıdaki, yaşam şeklindeki değişimler ne şekilde olursa olsun, ya da iç ve dış göç ayrımı olmaksızın aslında göçün temel motivasyonu her zaman, bireyin hayatında yoksun olduğunu bulmak ve kendisini, ailesini, yakınlarının hayat koşullarını iyileştirmek olarak karşımıza çıkar. Sonuçlarının her zaman umduğu gibi olmaması ise, hareketin nedeninin de yalnızca hareket edene bağlı olmadığı gibi her zaman kendisinin elinde olmayabilir.


Göç ile etkilenen yalnızca birey değildir elbette. Toplumsal hayat değişerek göçe neden olduğu gibi, göç de bu dinamiklerin değişimine etki etmektedir. Çekirdek aileden, akrabalık ve hem şehirlilik ilişkilerine kadar birçok ilişki dinamiği etkilenir ve değişir. Bu değişkenler aynı zamanda göçe karar vermede de etkin aktörler olarak karşımıza çıkabilir. Gelişmekte olan ülkelerde kırdan kente göç üzerine önemli bir literatür bulunmaktadır ve bu çalışmalar, göç edilen lokasyon konusunda açıklayıcı bir değişken olarak aile ve arkadaşlık bağlarının önemli bir etki yaptığını ortaya koymuştur. İşverenlerin de bir bölgeden veya ülkeden diğerine taşıyacakları işçi seçiminde akrabalık bağlarını kullandıkları bilinmektedir.

Aile, zaman içinde ayakta kalmayı ve değişikliklere uyum göstermeyi başarmış çok esnek bir toplumsal birimdir. Akrabalık ise, insan toplumunun en temel düzenleyici ilkelerinden birisidir. Akrabalık sistemleri bireylerle, gruplar arasındaki ilişkileri, anne babalar ile çocuklar arasındaki, kardeşler arasındaki ve evli eşler arasındaki biyolojik ilişkiler modeline göre kurar. Evliliğin getirdiği ve kan bağıyla (ya da soy) bağıyla) bağlı kişi grupları arasındaki ilişkiler de bu sistem içerisinde yakınlık adı ile dâhil olur. Tabi aile ve akrabalık ilişkilerinde göçün etkisi, yalnızca yakınlara da iş bulma ve yakınların da göçünü kolaylaştırma ile sınırlı değildir. Göçler aynı zamanda ‘geleneksel’ geniş aile yapısından uzaklaşılmasına, akrabalık ilişkilerinin hareketlilik nedeni ile kopmasına da neden olmaktadır. Aile, dinamik yapısıyla bu yeni düzene çekirdek aile ve belki kan bağı olmaksızın aile ilişkisine sahip olduğunu söyleyebileceğimiz daha az kişili yapılarla uyum sağlayarak, ‘modern toplum aile’sini oluşturmaktadır. Ki, ailenin değişen ve küçülen yapısı, dağılan akrabalık ilişkilerinin de toplumsal hayatta, suçluluğun artmasında ya da şehir hayatında yalnızlaşan bireylerin yaşadığı sorunlarla, giderek daha fazla kitle özelliği göstermelerinde etken olduğu ya da aksine toplumsal değişimi etkilediği gibi ‘pozitif’ yönde gelişmeyi de tetiklediği yönünde tartışmalar, görüşler devam etmektedir.


Göçün yarattığı temel problemler, kentler için, bir sınıflandırmada şu şekilde sıralanmaktadır:


1. Anomik Kentleşme

Anomik kentleşme, temel olarak norm ve kuralların olmadığı kentleşme tipleridir. Durkheim, Merton ve Parsons anominin kaynağını kentleşmede bulur. Kültürel amaçlarla bunlara ulaşma yolları arasındaki, bireylere önerilen ve bireylerin sahip oldukları araçlardaki uyumsuzluk, yani değerlerin ve kuralların çatışmasını, anomiyi yaratan yer olarak kent çıkar karşımıza.

Durkheim, çağcıl dünyadaki değişme süreçlerinin hız ve yoğunluğunun, çağcıl toplum yaşamının yol açtığı amaçsızlık ya da umutsuzluk duygusu olan anomiyle bağlı toplumsal güçlüklere neden olduğu görüşündeydi. Sosyal bilimciler tarafından, göçler sonucu, kendi kültürel yapısından kopan insanların kültürel amaçlarıyla bu kültürel amaçlara ulaşmanın yolları arasındaki uyumsuzluğu da anominin kaynağı olarak değerlendiriliyordu (Merton).


2. Gecekondulaşma



Bize özgü bir kavramdır. Başka ülkelerde geçici yerleşme bölgeleri, slum olan gecekondular, ülkemiz için kalıcı yerleşim bölgesi olma özelliğindedir. Kente uyum göstermeden, kentin bir parçası haline gelen yerleşim alanlarıdır. Gecekonduların, kente göç edenlerin uyumlanma sürecinde tampon kurum ve bir araç olması açısından olumlu anlamı olduğunu söyleyen görüşler bulunmaktadır(Kıray). Batı’daki Slum’lar gecekondudan, ekonomik yapıları, bölgesel özelliklerdeki düşüklük, eğitim düzeyi, ırksal açıdan farklı etnik kökenleri içermesi, ümitsizlikleri, anomi yoğunluğu, sürekli yer değiştirmeleri gibi özellikleri ile farklılaşırlar. Slum ya da gecekondular, kendi kolonilerine neden olarak, sürekli bir yoksulluk kültürü oluşturma tehlikesini de barındırırlar.


3. Kültürel Boşluk


Kültürel değerler maddi ve manevi kültür öğelerinin toplamından oluşur. Göç eden bireylerin, ailelerin maddi kültür öğelerindeki değişim hızlı gerçekleşirken; manevi öğeler aynı hızda değişmez. İnanç, değerler, düşünce, davranış, geleneklere bağlılık, sahip olunan normlardaki değişimler çok yavaş gerçekleşir. Bu da bireylerdeki uyum sürecini geciktirir, yabancılaşmaya, umutsuzluğa neden olur.


4. İşsizlik

Ağırlıkla daha iyi ekonomik imkânlar ve iş bulmak amacıyla göç edenlerin yaşadığı en temel problemlerden biri ilk kuşak ve/veya sonrakilerde işsizlik olarak karşımıza çıkar. Sonsuz gibi görünen olanaklara doğru yolculuk, enflasyon ve gelir dağılımındaki adaletsizliğin de artışı ile işsizliğe dönüşür.


5. Cemaatleşme


Kente hayalleri ile gelen, ancak yukarıda sayılan özellikle manevi kültür öğelerinin uyumundaki yavaşlık ve alışkın olduğu akraba, yakın, coğrafyadan ayrılanlar, uyum sağlayamamış bir kitle oluşturur ve eski yerleşim yerlerindeki sıkı cemaat ilişkilerini kentte de devam ettirmek isterler. Kırsaldaki ağalık, patronaj ilişkisinin yerini kentlerde siyasi ve dini himayeciliğe bırakıyor. İnsanlar hedeflerini gerçekleştirebilmek için, yardımlaşmak, destek almak amacıyla cemaatlerde toplanıyorlar. Ancak, uyum amacı taşıyan cemaate katılma, cemaatlerin kapalı yapısı nedeni ile çoğulcu kent yaşamına uyumu daha da zor hale getiriyor. Bu yapılarla bütünleştikçe, henüz kente de alışamamış insanlar alışamadan kentten, kentin içinde kopuyorlar.


6. Gettolaşma


Mekânsal ve kültürel açıdan kentlerden soyutlanmış yerleşimlerdir. Ağırlıkla geçici yerleşim yerleri, protesto hareketlerinin odak noktalarıdır. Kentleşme, uyum sağlayamayan bireylerin kendilerine aradıkları grup aidiyetliği nedeni ile kabileleşmeyi de yeniden ortaya çıkarabiliyor. Toplumsal yapı, yaşanan problemleri çözemiyorsa burada devreye radikalizm giriyor. Radikal gruplaşmalar da beraberinde şiddet sorununu taşıyor gündeme. Kentlerin yapısı gereği bir eşitsizlikle var olması, göçmenlerin de eşitsizliğinin ilavesi ile çeteleleşmeye, mafyalara neden oluyor. Sorun çözücü gibi görünen, yaklaşan illegal mekanizmalar oluşuyor, devreye giriyor.


7. Siteleşme


Siteleşme bir çeşit kent yerlisi kavramını oluşturuyor. Mekân, maddi ve manevi kültürel öğelerle kentliliği yaşayan siteler, kentin yerlilerini oluştururken dışarıda kalanlar için “öteki” kavramını oluşturuyorlar.


Göç, sosyal bilimcilerin hele de sosyologların temel araştırma konularından biridir. Üzerine onlarca kitap, araştırma, makale ve tartışmalar yazılmış ve yazılmaya devam eden bir sosyal olgudur. Kent sosyolojisi, çevre sosyolojisi, aile sosyolojisi, suç sosyolojisi ve daha bir çocuğunu da içine alan hem sosyoloji içerisinde birçok alanın anlamaya çalıştığı hem de aslında yine sosyolojik bir araştırmanın yapısı gereği interdisipliner çalışılmış başlıklardandır. Evet, sosyal bilimciler göçü, göçmenleri ve göç ettikleri yerlerdeki yerleşik olanlarla karşılıklı çatışma ve uyum sorunları anlamaya çalışmakta, birçok başlıkta ve sınıflandırmada açıklık getirmeye devam etmektedir. Peki, göç, olguyu anlamaya çalışan bir sosyal bilimcinin işi midir sadece? İki yazıda da sadece küçük bir bölümünden bahsettiğimiz sorunlar sosyal bilimcilerinin araştırmalarının, akademik yazılar olarak kalmasıyla mı çözülecektir? Yazık ki dünyada devletler, halen bu sorunlara akılcı ve toplumsal çözümler üretmek için çaba göstermemeye devam etmektedir. Göçmen kamplarının, sınır kolluklarının, illegal taşımacılarda kavganın, kentlerde yaşanan olaylarda getto, slum, gecekondu mahallelerine baskının, göçenlere yapılan nakdi ya da maddi yardımların, devriyelerin… bir çözüm olmadığı görülmektedir. Sanıyorum ki temelde gözden kaçan ana sorun, göç eden ve göç edilen yerdeki bireylerin uyum sorunlarının görmezden gelinmesidir. Karşılıklı uyum sorunu aşılmadıkça bugün ülkemiz de dâhil birçok ülkenin problemi olan cemaatleşme, gettolaşma, illegal örgüt problemleri varlığını sürdürmeye devam edecek görünmektedir. Ne yazık ki en büyük problem olan ve en uzun sürede değişim gösteren manevi kültürlerdeki değişim dolayısı ile uyum sürecinde, devletlerin boşluğu bu illegal yapıların dolduruyor görünerek devreye girmelerine zemin hazırlamaktadır.


Son olarak, bir kişi değiştiğinde dünyanın değiştiğine inanan biri olarak, hükümetlerin yapmadıklarının yanında kendi bakış açımızı da değiştirmemizin, karşılıklı olarak yaşadığımız çatışma ve uyum sorunlarında çözüme büyük katısı olabileceğini düşünüyorum. Kimsenin doğduğu, doyduğu, büyüdüğü, alışık olduğu yerden "Bir değişiklik olsun." diyerek göç yollarına düşmeyeceğini, göçmen olmadığı bir çok göçmenin gerçeği.

Anthony Giddens’ın Sosyoloji kitabındaki etnik durum ve ırk başlığındaki sözlerini aynen alıntılamak istiyorum: “Aynı zamanda, ya bu tür çatışmalardan ya da daha iyi bir yaşam umuduyla yoksulluktan kaçmaya çalışan mülteci ve göçmen dalgaları, dünyanın farklı bölgeleri arasında, durmaksızın hareket etmektedir. Bu insanlar yeni bir ülkeye geldiklerinde çokluk, yalnızca, kendileri gibi birkaç kuşak önce göçmen olan insanlardan kötü davranış görmektedirler.” Evet, biraz durup düşündüğümüzde büyükanne ve büyükbabalarımızın ya da öncesinin; Balkanlar’dan, Kafkasya’dan, Avrupa’dan, Mısır’dan… geldiğini dost sohbetlerinde anlatan insanlar olduğumuzu hatırlamak çok önemli. Onların da tamamına yakını hangi nedenle olursa olsun, yaşam koşullarını iyileştirmek için göç etmek ve geldikleri yerde uzun ve sancılı uyum süreçlerinden geçmek zorunda kalmış insanlardı, atalarımızdı. Şimdi bizim, bir başka kentten büyük şehre çalışmak, okumak için gelip, sitelerde otururken ‘öteki’ dediklerimizin yaşam koşullarını iyileştirme çabalarını, yaşadıkları zorlukları görmezden gelme çabamız tatsız bir kara komedi, bir ironi olarak resmedilebilir sadece. Belki de devletlerin de insanların hareketliliğini azaltmak için mevcut mekânlarındaki yaşam koşullarını iyileştirmek ya da göç eden insanların gittikleri yerdeki uyum sürecini hızlandırmak için anlamlı sosyal politikalarla varlık göstermek için bekledikleri, orada ‘yerleşik’ halkın bakışının, yaklaşımının değişmesidir. Kim bilir…


Bizim ‘öteki’ dediğimize ‘öteki’ muamelesi yaptığı için kimi suçlayabiliriz ki?


Bitirirken, çok sevdiğim bir dostumun, sevgili Özcan Kök’ün, ülkemizdeki göçmenlerin yaşam şekillerine şahit olarak esinlendiği ve bestelediği, Mülteci bestesini de onun deyimi ile “evde kalanlara evsiz kalanları hatırlatmak için” paylaşmak isterim. Keyifli dinlemeler.


https://www.youtube.com/watch?v=CJF_n_8Xh2o


Tanımlar, Gordon Marshall’ın 2000 basımlı Sosyoloji Sözlüğü’ nden alınmıştır.

Fotoğraflar için kaynak www.google.com görseller bölümüdür.

Anthony Giddens’ ın, 1999 basımlı Sosyoloji eserinden; kentleşme, yoksulluk, etnik yapı, göç olguları, sosyologların görüşleri hususlarında yararlanılmıştır.

269 views0 comments

Recent Posts

See All