"Ama Antigone gibi insanlar söz vermez hiç. Onlar yalnız yapar."

“Önemli olan, bir hareketi başkalarının bilip bilmemesi değil, o hareket için insanın kendi kendisiyle hesaplaşmasıdır.” der, Antigone. Okuyanlar bilir, okumamışlara tavsiye edilir. Gelmiş geçmiş en güzel etik, ahlak ve değer tartışmalarına sahne bir oyundur Antigone. Bulabilirseniz, Kemal Demirel’den daha bir başkadır, diyerek konuya girelim.


Etik de bugün felsefe dilinde kullanılan birçok kelime gibi köken olarak Eski Yunanca’dan gelir. Eski Yunanca’daki anlamıyla kişinin ahlâksal huy ya da karakterine karşılık gelen ‘ethos’ sözcüğünden türetilmiştir. Bu anlamda bir 'kişinin ethosu' ndan söz ettiğimizde ahlâksal karakterinden, ahlâksal bakımdan o kişiyi o kişi yapanın neliğinden bahsediyor oluruz.

Türkiye’ye girişi çok da eski dönemlere dayanmayan ‘etik’ sözcüğünün, giderek ahlâk sözcüğünün yerini aldığı söylenebilir. Ancak ikisi arasında, ‘kişisel ahlâk’ ile ‘tıbbi etik’ tanımlamalarında görüldüğü üzere çok belirgin olmamakla birlikte bir fark olduğunu söylemeliyiz. Çok genel olarak müzik ile müzikbilim arasındaki ilişkiye bakılarak etik ve ahlâk arasındaki ayrım daha net anlaşılabilir. Müzikbilimin müzik üzerine yapılan değişik düşünümlerden oluşması gibi etik de özce ahlâk karşısında bir adım geriye çekilerek ahlâksallık üstüne düşünmekten doğmaktadır. Etik, kuş bakışı ana çerçeveyi ve aslında toplumlar, kültürler, koşullar fark etmeksizin ana çerçeveyi belirler diyebiliriz.


Yani ahlâk, ilk elden inançlarımız ile eylemlerimizi yönlendiren iyi ile kötü tasarımlarıyla ilgiliyken, buna karşın; ahlâk felsefesi ya da etik, ahlâk alanının üstüne yükselerek ‘iyi’ ya da ‘kötü’, ‘doğru’ ya da ‘yanlış’, ‘ahlâksal’ ya da ‘ahlâksal olmayan’ nitelikleriyle betimlenen inançlarımızın, eylemlerimizin, deneyimlerimizin değerlerinin felsefi bir gözle soruşturulmasına karşılık gelmektedir.


Filozof İoanna Kuçuradi’nin vurguladığı gibi, etik değer sorunlarıyla hesaplaşmama günümüz hareket tarzlarından biri haline gelmiştir. Ona göre bu hareket tarzı en belirgin görünümlerinden birini, çağımıza damgasını vuran bir olguda, değerler adına değer harcamalarında bulur. Günlük yaşamda adım başı rastladığımız bu harcamalarda değerler, sık sık perde olarak kullanılmakla birlikte, çok kere böyle bir harcamanın gerçekte değer konusunda bilgisizlikten ileri geldiğine dikkat çekmektedir. Bunun nedenlerden birisi, çağımız düşünürlerinin bilimsellik peşine düştükleri iddiası ile, etik değer sorunlarıyla hesaplaşmamasında görülebilir.

Değerlerin sübjektifliğinin savunulması iddialarının temelinde ise, iktisattaki değer kavramının (kullanım değeri) genelleştirilmesi, yani bir malın değerini belirleyen şeyin onun faydası, bir ihtiyacı karşılaması olduğu görüşünün genelleştirilmesi yatmaktadır. Malın objektif değerinden -kendine özgü değerinden- söz edilirse, bundan olsa olsa onun fonksiyonu veya fonksiyonuyla ilgili faydası anlaşılabilir. Faydadan kasıt, ihtiyaç karşılama bakımından faydası değildir, çünkü ihtiyaç görelidir.


Değerlendirme insanın bir var olma şartı ve bir insan fenomenidir. Değerlendirme, bir şeye ‘değer atfetme’ yoluyla değerlendirme olarak anlaşıldığında, değer sübjektivizmini anlamak kolaylaşır. Burada herhangi bir şeye, kendi dışında olan bir nedenden dolayı değer atfetmemizden söz ediyoruz. Hâlbuki değerlendirilen olay veya insan, aynı olay ve insan olduğuna göre, onun da kendisine özgü bir değeri vardır. Önemi olsa olsa, kişilere göre farklılaşabilir. Bir şeyin kendi alanı veya benzerleri arasındaki yeri, onun değeriyken; bir şeye şu veya bu nedenden dolayı değer atfettiğimde o yalnız benim için değerli/önemlidir. Yani günümüzde değerlendirmekten söz ettiğimizde çoğu zaman yaptığımız, söz konusu olan şeyin kendi değerini göstermek değil; geçerli ilkeler, kurallar, normlar, standartlar hatta modalar bakımından, bunlara göre, bunlar açısından onu nitelendirmektir. Bu yaptığımız bir şeye değer biçmektir, bir şeyi ezbere değerlendirmektir. Yerleşmiş bu davranış şeklimizin aksine değerler, var olan şeylerdir, var olan imkânlardır; değer ise bir şeyin değeridir, bir şeyin bir çeşit özelliğidir. Değerleme, değerlerin gerçekleşmesidir ve bir eylem veya eserdir ve aslında değerlendirme, yaptığımızın aksine, insanın ve insanla ilgili var olan her şeyin değerinin gösterilmesidir.

Peki ya insanın değeri? İnsanın değeri derken kastedilen ise insanın varlıktaki özel yeridir. İnsan Hakları, temellerini insanın değerinde bulur. Bu nedenle şu ya da bu insana, şunu ya da bunu yapmış insana göre değişen İnsan Haklarından bahsetmeyiz. İnsan Hakları bakımından insanın diğer insanlarla eşitliği, hiçbir şekilde araç olarak kullanılmaması gerekliği gibi konulardan bahsederiz. Belki de işkenceye, idama, sömürgeye vb. ne bakış çeşitliliğinin ve her ne şartla olursa olsun insan beden ve zihin bütünlüğüne müdahalenin/işkencenin karşısında olanları anarşist, aykırı, aşırı uçlarda görmemizin nedeni insanın değerinden kast edilenin, kendi sübjektif değer atfetmelerimiz ile anlaşılmaya çalışılmasındandır. Hâlbuki insanın değeri dediğimizde, onun sadece dünyadaki varlığı nedeniyle değerinden bahsederiz. İnsan hakları söz konusu olduğunda ise savunduğumuz ve koruma altına almaya çalıştığımız bu varlık nedeni ile sahip olduğu haklar olmalıdır. Bu özelliği ile evrensel olmalıdır.


Bir şeyin doğru değerlendirmesi; onun yapı özelliği olan değerini görmek, yani onu anlamak ve kendi alanındaki yerini bulmaktır.

Etik, ahlâk ve değerden söz etmişken biraz ‘erdemlilik’ e değinelim. Kişi değerlerini oluşturan karakter özellikleri(değerleri) ve etik kişi özellikleri(değerleri)nin geneli ‘erdemlilik’ altında buluşur. Arsitotales’e göre buradaki karakter özellikleri hep bir orta noktayı işaret eder. Cimrilik ve savurganlık arasındaki cömertlik gibi. Karakter özellikleri kişilerin olanaklarıyla ilişkilidir. Cesaret-yiğitlik, sabır, cömertlik, ölçülü olmak, dayanıklılık, hoşgörülülük, soğukkanlı olmak bunlar arasında sayılabilir. Etik kişi özelliklerine geldiğimizde ise adil olmak, dürüst olmak (ki yalan söylememekten farklıdır. Yalan söylememek bir davranış kuralıdır.), saygılı olmak, güvenilir olmak ve özgür olmayı sayabiliriz. Bunlara ilave olarak kişi değerlerinde bilgisel özellikler/entelektüellik ve bio-psişik özellikleri de sayılabilir. Etik kişi değerlerinin diğerlerinden ayrıldığı nokta evrensel geçerliliği ve koşullardan bağımsızlığıdır diyebiliriz. Etik kişi ilişkilerinde insanın değerini korumaya veya bulunduğu durumlarda insanın değerinin en az harcanmasını sağlamaya çalışan kişidir. Eylemlerindeki ana amacı budur ve eylemlerinde bu istekle adım atar. Bir etik kişi açısından var olan bu özellikler, genel anlamda insan açısından insanın olanaklarıdır. İnsanın değerli eylemde bulunma olanaklarıdır. İşte bu olanakları bir kişi kullandığında, kişi özelliklerine dönüşmektedir. Dolayısı ile etik kişi özelliklerine sahip olma, bunların bilgisine sahip olmak ve bu olanakları kendisine özellik olarak seçmekle ilgilidir. Karakter özellikleri ve diğer özellikler etik kişi özelliklerini destekleyen özelliklerdir ancak, tek başlarına etik kişi değerleri değildir. Çünkü tek başlarına insanın değerini korumaya yönelik özellikler değildirler. Tek başına karakter özelliklerinin etik açıdan bir değeri yoktur, aksine etik karşıtı durumlara neden olabilirler. Burada etik, bilgiye sahip olmakla ilgili bir ayrıma vurgu yapar. İnsan olmanın değerinin bilgisine sahip olmak. Örneğin, özgürlük de etik özgürlük olduğunda farklılaşır. Etik özgürlük, yine insanın değerini bilip, ona göre yaşamaktır.


Tam yeri gelmişken yine kahramanımız Antigone’ye atıf yapmak istiyorum. Antigone diyor ki; “Yüzyıllardır böyle oluyor bu işler hep; bunun için de dünya acılardan kurtulamıyor. Toplumun menfaati der, geçersiniz ve hiç düşünmezsiniz ki, tek bir kişi bile haksızlığa uğruyorsa, toplumun hiçbir menfaati korunamaz.”

Etiğin, hayatın her alanında olduğu gibi tüm bilimsel çalışmalarda da terazinin bir kefesinde olması gerektiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Sosyal bilimler açısından etikten bahsederek, konuyu biraz daha netleştirelim. Pratikte, sosyal bilimin araştırma araçları ve hedefleri, etik etkenlerle kopmaz biçimde bağlıdır. Nedeni, elbette ki etiğin insanı temel alması ve sosyal bilimlerin insan ile çalışmasıdır. İncelediği insanların hayatlarına dahil olan araştırmacı, onlara karşı önemli bir sorumluluk sahibidir. Sosyal bilimlerde araştırmacılarla araştırma nesnesi arasındaki etkileşimlerin rolünün kabul edilmesi birçok etik konuyu gündeme getirir; başkalarının yanı sıra, kimin destekleyici olarak kabul edileceği, görüşülen kişilere araştırma hakkında ne kadar şey söyleneceği, onların mahremiyetlerinin nasıl korunacağı, işbirlikçileri için onlara nasıl karşılık verileceği, onların araştırmanın sonuçları hakkında nasıl bilgilendirileceği ve manipülâsyondan nasıl kaçınılacağı bu etik konulardan bir kısmıdır. Bağlı kalınması gereken kurallar bütünü konusunda uzlaşma yok gibi görünmekle birlikte, temel ilke normal koşullarda insanların, bilgili onaylarıyla korunan özel alanlarının olması gerektiğidir. Gözlem yapılacak kişinin açık, tam izni olmadan özel davranışların gözlenmesine izin verilemez. Gözlenen insanlarda stres yaratılması, manipüle edilmeleri, kişisel risk altına sokulmaları da elbette kabul edilemez. Ve elbette araştırmacı gözlenen kişilerin kimliğinin açığa çıkmasını sağlayacak bilgilerin gizliliğini sağlamaktan sorumlu olmalıdır. Etik ilkeler, araştırmanın sunulma biçiminde de rol almalıdır. Bu demektir ki, sonuçların nasıl kullanılabileceği de etik etkenlere bağlıdır.

Etik ve değerin günümüzde kullanıldığından çok daha farklı ve sübjektif olmayan kavramlar olduğunu artık biliyoruz. Üzerine sayfalarca, kitaplarca yazılmış yüzyıllarca düşünülmüş ve çerçeveleri çizilmiş kavramlardan ve aslında evrensel ve değer söz konusu olduğunda aslında oldukça yalın kavramlardan bahsediyoruz. Felsefenin ana konusu olmakla birlikte, temeli insanın değerini bilmekten geçen etik kişi özellikleri; olanaklarımızı kullanıp bu özelliklere sahip olduğumuzda dünyayı başka bir yere evirebilecek özellikler olması açısından önem verilmesi gereken, çok küçük yaşlarda öğretilmesi ve etik kişi özelliklerine sahip olma olanaklarının farkında olunmasının sağlanması gereken özelliklerdir. Bunlar çok genç yaşlarda etik üzerine düşünmeye, bilgisel değerlendirmeye alıştığımızda ve alışkanlık kazandığımızda bir karakter özelliği olarak yerleşebilecek ve her geçen gün ihtiyacımızın daha da arttığını gördüğümüz bilimsel ve aynı zamanda insan değeri temelli düşünme ve çalışmaların, uygulamaların artmasını sağlayabilecek özelliklerdir.


Yani etik, kişileri ve aslında dünyayı aydınlatma girişimidir. Yaşarken doğru veya değerli eylemlerde bulunabilmenin bir bilgi sorunu olduğuna, birkaç çeşitten bilgiye bağlı bir sorun olduğuna, geç kalmadan onunla hesaplaşmayı gerektiren bir bilgi sorunu olduğuna dair bir aydınlatma girişimi. Bu eylemlerin sahip olunan para, yaşanılan ev, çalışılan iş, roller, görevler ve diğerlerinden bağımsız, her şart ve koşulda her görev ve pozisyonda en temel olarak insan değeri bilgisi gereğine dair aydınlatma…


"Dünyadaki kötülük hemen hemen hep, bilmemekten gelir; iyiyi isteme de, aydınlanmamışsa, kötüyü isteme kadar zarar verebilir.’" Camus, Veba.


Kaynakça:

Gordon Marshall, 1999, Sosyoloji Sözlüğü, Bilim ve Sanat Yayınları

Sarp Erk Ulaş, 2002, Felsefe Sözlüğü, Bilim ve Sanat Yayınları

Donatella Della Porta, Michael Keating, 2019, Sosyal Bilimlerde Yaklaşımlar ve Metodolojiler, Küre Yayınları

İoanna Kuçuradi, 1997, Uludağ Konuşmaları Özgürlük, Ahlâk, Kültür Kavramları, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları

İoanna Kuçuradi, 1998, İnsan ve Değerleri, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları

İoanna Kuçuradi,1998, Etik, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları

Kemal Demirel,1966, Antigone, Yankı Yayınları

Resimler:

Antigone Condemned to death by Creon,” 1845, Giuseppe Diotti. Oil on canvas.

Resimler için kaynak www.google.com görseller bölümüdür.

158 views0 comments

Recent Posts

See All